MUHTEŞEM ÇAYBAŞI

09 Aralık 2013 Pazartesi, 15:14

Manisa Şehzadeler Şehri de ne Şehzade kalmış ne yaşadıkları sarayları. Bunca tarihine bunca yaşamış şehzadesine rağmen kalan birkaç mekân Manisa Tarihini anlatmağa yetmiyor. 21. yüzyıla gelinceye kadar neler görmüş Manisa neler; adı önce Tantalis’miş sonra Magnesia, sonra Şehzadeler Sancağının merkezi olarak adı Saruhan Sancağı olmuş şimdi Manisa deniliyor ileri de nasıl anılır bilinmez hazır yolumuz düşmüşken 2010 yılında Manisa’ya, elde kalan yapılarını gezelim tarihe bir yolculuk yapalım.
Yolculuğumuza, Manisa Dağı yamacının eski yerleşim olan uç noktasından başlayalım. Manisa da kadılık yapmış Molla Şaban’dan.

MOLLA ŞABAN SİBYAN MEKTEBİ: İki odalı küçük mütevazı yapıyı, Osmanlı çatı ve köşe inişlerinin basit iki kubbeli çatısının binaya katacağı zenginliğinin, sempatisinin bu küçük meydancığa sıkı sıkıya bağlanmasını sağlıyordu. Bu yerden fışkırmış yanı başında ki incir ağacı gibi yeşermiş duran küçük yapı, sübyanların eğitimini sağlamış zamanında. Nereye sığdırmışlar zamane tedrisatını, medrese ön eğitimini o küçücük yapının o küçücük beyinlerin neresine sığdırmışlar.

Buradan yukarı doğru kumlu dere kenarından çınar ağaçlarının gölgesinden çıkarken BÖLCÜK DEDE yani KISIK MESCİDİ: Ağaçların içinde hiç mi hiç belli değil, gözükmese minaresi, duyulmasa ezan sesi, farkında olmadan geçeceksiniz bu da ağaçlarla dost olmuş bir mescid.

Mescide arkanızı verince karşıda kocaman bir ÇİTLENBİK AĞACI: Koyu gölgesi, haşmetiyle, çınarlarla boy ölçüşüyor. Bir de gölgesinin hikâyesi var Amak-ı hayal’i. Aynalı Dede’nin aynalı harekesinin dünyaya pırıltılar ışıklar saçan fikir ve akıl veren, gönlünden hal diliyle çıkan hayalleri, masalları, hikâyeleri, Raci’ye masal gibi anlattıkları. Rüyadan uyandırıyor Raci gibi bizleri de, farkına varıyoruz hayatımızı anlattığının, var oluşumuzun inceliğini kafamızı iki elimizin arasına alınca fark ediyoruz, âlemlere akıp gidiyor, ölümün ötesine geçiyoruz. Küçücük aklımızın marifeti, zayıf bedenimizin hikmeti, deryadan bir zerrenin tadı, evsafı ve de o zerrede ki letafeti anlatıyor, harekesinden yansıyan parça, kırık aynalardan,

“Ben;
küfür ile imandan,
kabul ve inkârdan,
tasdik ile şüpheden
oluşmuş bir zerreydim.”

Aklımız çitlembik ağacının dallarına takılı, AYNALI DEDE TÜRBESİ’nden yakınında ki AYNALİ DEDE CAMİSİ’nden ayaklarımız yere basmaz vaziyette BOYAHANE KÖPRÜSÜ’nden KIRMIZI KÖPRÜ’ye gelmişiz. Bir dönem önce alı, moru, kırmızıyı, tarihi, yolu yordamı bilmezler yıktı kırmızı köprümüzü. İkilediler kırmızı korkulukları utandıklarından, elifi görüp mertek sandıklarından, eskisine benzetmeğe çalıştılar. Neyse…

KARAKÖY, nedendir bilinmez Karaköy dendiği, çarşının minyatürüdür burası bu semte hitap eden dükkânları, esnafı, manavı, kasabı, bilhassa kahvehaneleri ünlüdür.
Evliya Çelebi’yi görür gibi oldum. Karaköy Kahvehanelerinden birinde. Nargilesini fokurdatıyor, köşede ki döşeğin üzerine oturmuş birkaç kişi ile sohbet ediyor; seyahatini, şefaat diyeceğine seyahat dediğinin hikmetini anlatıyor. Burası da neresi, bu Manisa’ya nereden geldim, kim çağırdıyı düşünüyor bir nefes daha çekerken nargilesinden.
Ariflerin, zariflerin toplandığı Karaköy Kahvehanelerinin de ki saz çalanların, rakkasların hangi kahvehanede olduğunu meddah ve hikâyecilerin bir diğerinde, gazelhanların yerini sorarak buraya kadar gelmişken onları da göreyim diye düşünürken onu orada kaderi ve birkaç kişi ile baş başa bırakıyoruz.
TİTREK SİNAN BEY MEDRESESİ’sinin önüne gelmişiz. Dereye bakan yönünde istimlâk edilmeyi bekleyen üç dört ev. Yıkılsa derenin çağıltısı medresenin duvarlarına vuracak meydancık ve medresesi ortaya çıkacak. Ancak kafanızı sokağa doğru uzatınca da gözüküyor taş duvarları, içeriden ney, kanun sesi geliyor. Merakla kapısına yönelince içe kapanık yapısı, kemerli yüksek kapısından girince içeri sakin tavrı, taş kaplı eyvanlı avlusu kenarına dizilmiş oylum oylum medrese odacıkları, eğilerek girilebilen kapıcıkları, kıblesinde merdivenle çıkılan yüksekçe sahanlığın arkasında mescidi. Bu sahanlığa dizilmiş saz heyetinden, akşam ki Türk Müziği Konseri çalışması hazırlıklarından, provasından geliyormuş meğer kanunun sesi, neyin üflemesi.
Nef’i’nin (1572-1635) en çok bilinen gazellerinden biri bu çalınan, segah makamında yuruk semai, daha sonra Itri tarafından bestelenen bu gazel hakikatı anlatıyor, kelam ehlinin sözlerinin Hak’tan geldiğini, gönülden gönüle giden yolun, açılan kapıların kelam ile vuku bulduğu gerisinin laftan ibaret olduğunu.
Tûti-i mu’cize-gûyem ne desem lâf değil
Çerh ile söyleşemem âyinesi sâf değil
Ehl-i dildir diyemem sinesi sâf olmayana
Ehl-i dil birbirini bilmemek insaf değil
Yine endîşe bilür kadr-i dür-i güftarım
Rüzgâr ise denî dehr ise sarraf değil
Girdi miftâh-ı der-i genc-i maânî elime
Âleme bezli güher eylesem itlaf değil
Levh-i Mahfûz-i sühendir dil-i pâk-i Nef’i
Tab-ı yârân gibi dükkânçe-i sahhâf değil
Medrese o kadar huzur dolu, sessiz, sakin ki, çıkarken kapıdan kelamdan öte bir dünyaya giriyorsunuz. Kelamın inci olduğunu ancak dünya da sarraf olmadıkça, anlayan olmadıkça kıymetinin bilinmediğini, bilene sormak gerek…
Bir köprü bir köprü daha derken, köprüler yumağından, dere duvarının kenarından, gölgeli sokağından, dere boyundan yukarı doğru yürümeğe yürüdükçe dikleşen yokuştan soluyarak çıkmağa başladık.
Birbirlerine yaslanmış evleriyle eski Manisa evleri, adı gibi, MUTLU MAHALLESİ bu yörenin adı. Eski Manisa Evlerinin Yunan Yangınından kalabilen birkaç ev ve dar sokaklarına sonradan yapılmış kerpiç evler, batıya yürüdüğünüzde Lala Paşa, Narlıca Mahallesi, doğduğum evin çıkmaz sokağı karşısında büyük iki kanatlı bahçe kapısının aralıklı tahtalarından bahçemiz gözüküyor hala.
“Yaz günü sıcak bir ikindi vakti Ünzile Nine, Emeti Aba, Hatçeba, Elif Ebe, Fatmaba, kapılarının önüne çıkmış oturmuş konuşuyorlar. Evlerinin önü süpürülmüş tertemiz, Arnavut kaldırımı yol taşları orta yerinde taştan oluklu sokak, serinlemesi için sulanmış, bahar da yapılan beyaz kireç ve çivit kuşak badana kokusu hala sokakta geziniyor. Mor salkımlar sokağa uzanırken, çingene kiremitlerini örtmüş hanımeli, kokusu buram, buram sohbete karışıyor. Ellerin de tığ ile işledikleri yaşmak kenarı, masa örtüsü birer bahane, elleri çalışınca daha rahat konuşuyorlar, gözleri önlerinde yüz ifadelerini ses tonlarından anlıyorlar. Her biri psikolog edası ile komşularının hatta komşu mahallenin kızlarını tahlil ediyor oğlanları çekiştiriyorlar. Akşam vakti yaklaştığında yarına konuşacak çok şeyleri var daha.”
Onları sohbetleri ile baş başa bırakıp yürümeğe devam ediyoruz.
Çınara yaslanmış bir köprü daha derken İVAZ PAŞA CAMİSİ: tuğla işçiliğinin en zarif örnekleri, her bir kemerin üstünü başka motifle işlemiş ustası. Yakın tarih de antik özelliği olan halıları çalınmıştı. Yürümeğe devam ettik. Dere duvarı ile haziresinin duvarı arası neredeyse yan yan geçmemize izin veriyor, taşlar, taşlar her bir yerde bir başka güzel; duvarda, mezar taşında, cami kemerinde, avlusunda, yolda.
Ulu çınara yaslanmış bir köprü daha, bizde yorgunluktan söyle yaslanalım dedik çınara; GÜLGUN HATUN HAMAMI, REVAK SULTAN TÜRBESİ, KABAK TEKKESİ, YEDİ KIZLAR TÜRBESİ, DERE MESCİDİ, çeşmeler, meydan, meydan. Kimi sivri külahlı çatısı ile Selçuklu geleneğini yansıtırken, kimi yuvarlak kubbeli, yüksek kubbesi ile hamam, kiremit çatısı ile mescid, çatı armonisi, minaresi ve selvisi hepsi bir ahenk içerisinde notalara dizilmiş melodiler gibi, yapı manzumesi, çatı cümbüşü. Çaybaşı deresinin suyunun yıllardır sürüklediği kayalara vururken çıkardığı nağmeler, yapıların nağmeleriyle cümbüşüyle fasıl geçiyorlar.
Çınarlar derenin içinden, yıllar önce dere duvarının boyunu aşmış da göğe uzanmışlar bile, gölgeleri Manisa sıcağında nefes almamızı rahatlatıyordu.
Tarihi devam ediyor Manisa’nın, ancak mekânların tarihi yer değiştiriyordu buraya geldiğimizde, kocaman bir kaya ensemizde nefesi. NİOBE ; ağlayan gözleri, taş olmuş bedeni, büklümlü saçları, mahzun yüzü, elmacık kemiklerinden taş olmuş yüzünden süzülen gözyaşları, akmaktan taşlaşamamış hala akıyor, ÇAYBAŞI DERESİ gibi çağlıyor.
Osmanlının tarihi yaşantısını hayretler içinde ve şaşkınlık ile düşünürken bu kaya da nereden çıktı. Şaşkınlığımız bir kat daha arttı. Bu da Yunan Mitolojisi, Manisa’nın çok gerilere giden tarihini ayaküstü anlamak, anlatmak çınara dayansak dahi zordu. Bir soluk daha alıp Kır Kahvesine, DEĞİRMEN BOĞAZI’na gidelim orada kahvelerimizi yudumlarken, dağın gölgesinde soluklanırken, anlatırız Manisa Tarihi’ni.

Diğer Haberler

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir